Mezhepler ve Fıkıh

Dört büyük İslam imamının destansı hayatları, fıkıh usulleri ve mezhepler arası zarif farklılıklar.

Hanefi Mezhebi

İmam-ı Azam Ebu Hanife

Hanefi fıkıh usulü, İslam hukuk tarihinde 'Ehl-i Re'y' (Akıl ve Görüş Okulu) olarak bilinen devasa bir metodolojinin zirvesidir. Mezhebin en temel özelliği, Kur'an ve Sünnet'in lafzi (zahiri) anlamlarına saplanıp kalmak yerine, bu ilahi metinlerin arkasındaki asıl gayeyi (makâsıd-ı şeriat) ve illetleri (hükmün konuluş gerekçelerini) derinlemesine araştırmasıdır. Ebu Hanife ve talebeleri, Irak'ın Kûfe şehri gibi kozmopolit, çok kültürlü ve karmaşık ticari ilişkilerin yaşandığı bir merkezde bulundukları için, sürekli yeni hukuki problemlerle karşılaşmışlardır. Bu problemleri çözerken nassın bulunmadığı durumlarda 'Kıyas' (benzeştirme) yöntemini son derece sistematik kurallara bağlamışlardır. Hanefiliğin en ayırt edici usul kavramlarından biri 'İstihsan'dır. İstihsan, kuralcı ve katı bir kıyasın adaletsizliğe veya pratik hayatta zorluğa yol açacağı durumlarda, fakihi daha esnek, adalete daha uygun ve toplumun maslahatını gözeten istisnai bir hüküm vermeye sevk eden muazzam bir hukuk felsefesidir. Ayrıca Hanefi mezhebi, İslam'ın temel prensiplerine aykırı olmayan yerel adetleri ve ticari gelenekleri 'Örf' başlığı altında hukukun geçerli bir kaynağı olarak kabul etmiştir. Bunun yanı sıra 'Farazî Fıkıh' (Ere'eyteciyyûn) metodunu geliştirerek, henüz yaşanmamış ancak yaşanması muhtemel hukuki senaryoları (diyelim ki şöyle oldu...) tartışmış ve İslam hukukunu donuk bir yapıdan çıkarıp her çağa uyum sağlayabilen evrensel ve proaktif bir hukuk sistemine dönüştürmüşlerdir.

Biyografiyi Oku
Maliki Mezhebi

İmam Malik bin Enes

Maliki fıkıh usulünün ontolojik ve epistemolojik temeli, bütünüyle İslam'ın doğduğu ve şekillendiği şehir olan 'Medine' üzerine kuruludur. İmam Malik'in fıkıh anlayışındaki en sarsılmaz temel sütun 'Amel-i Ehl-i Medine' (Medine Halkının Uygulaması) kavramıdır. İmam Malik'e göre Medine, Hz. Peygamber'in 10 yıl boyunca hüküm sürdüğü, vahyin indiği ve on binlerce sahabenin yaşayıp defnedildiği canlı bir laboratuvardır. Dolayısıyla Medine halkının nesilden nesile görerek, yaşayarak ve tatbik ederek aktardığı ortak pratik (yaşayan sünnet), tek bir kişinin aktardığı yazılı hadislerden (haber-i ahad) çok daha sağlam ve güvenilirdir. Bu nedenle Maliki usulünde, Medine ehlinin ortak ameli; hukuki bir kaynak olarak kıyastan, şahsi içtihattan ve hatta tekil hadislerden üstün tutulmuştur. Maliki mezhebini diğer fıkıh ekollerinden ayıran ve ona muazzam bir sosyolojik esneklik kazandıran ikinci büyük unsur 'Maslahat-ı Mürsele' ilkesidir. Hakkında Kur'an'da veya Sünnet'te doğrudan bir nas (hüküm) bulunmayan tamamen yeni karşılaşılan meselelerde, dinin beş temel gayesini (canın, aklın, dinin, neslin ve malın korunması) merkeze alarak 'kamu yararına' göre hüküm çıkarma metodudur. Buna ek olarak 'Sedd-i Zeraî' (kötülüğe giden yolların baştan kapatılması) prensibini en aktif kullanan mezheptir. Örneğin, bir satış akdi görünüşte tamamen helal şartlar taşısa bile, eğer bu akit nihayetinde faize veya harama kapı aralayacak bir şüphe barındırıyorsa, Maliki fakihi o sözleşmeyi en başından iptal eder. Bu yönüyle Maliki fıkhı, şekilcilikten ziyade maksat ve niyeti sorgulayan, toplum ahlakını koruyucu bir kalkan vazifesi gören muazzam bir adalet teorisidir.

Biyografiyi Oku
Şafii Mezhebi

İmam Şafii

Şafii fıkıh usulü, İslam hukuk tarihinde birbirine zıt kutuplar gibi görünen iki devasa ekolün; Medine merkezli 'Ehl-i Hadis' (Nakil Okulu) ile Irak merkezli 'Ehl-i Re'y' (Akıl Okulu) akımlarının muazzam ve kusursuz bir sentezidir. İmam Şafii, İslam düşünce tarihinde bir dönüm noktası yaratarak 'Usul-ü Fıkıh' (Hukuk Metodolojisi) ilmini icat eden ve bunu 'Er-Risale' adlı eseriyle ilk kez sistematik olarak yazılı hale getiren kişidir. Ondan önce fıkıh kuralları fıkhi meselelerin içine dağılmışken, o hukukun evrensel kurallarını ilk defa matematiksel bir kesinlikle formüle etmiştir. Şafii usulünde hiyerarşi son derece nettir: Kur'an, Sünnet, İcma ve Kıyas. Ancak İmam Şafii, sünnet anlayışında İmam Malik'ten farklı olarak 'Medine ehlinin ameli' yerine 'Sahih Hadis'in mutlak bağlayıcılığını savunmuştur. Hadisin senedi (aktarıcı zinciri) sahihse, o hadis tek bir kişi tarafından aktarılmış (Ahad hadis) olsa bile kıyasa, şahsi görüşe veya yerel bir adete kesin olarak tercih edilir. Öte yandan, Hanefilerin sıklıkla başvurduğu 'İstihsan' metodunu şiddetle reddetmiş, bunu 'Aklına estiği gibi kanun koymak' olarak nitelendirmiştir. Hukuki esnekliği, sınırları ve şartları çok katı bir şekilde belirlenmiş 'Kıyas' metoduyla sağlamıştır. Ayrıca İmam Şafii'nin sosyolojik gerçekliği hesaba katan vizyonu sayesinde Şafii fıkhı, zaman ve mekânın değişmesiyle hukuki içtihatların da değişebileceğini (Mezheb-i Kadim ve Mezheb-i Cedid ayrımıyla) sistemsel olarak ispatlayan en dinamik fıkıh okuludur.

Biyografiyi Oku
Hanbeli Mezhebi

İmam Ahmed bin Hanbel

Hanbeli fıkıh usulü, İslam'ın ilk yüzyıllarında yeşeren 'Ehl-i Hadis ve Eser' (Mutlak Nakil Okulu) çizgisinin en son, en keskin ve en sistematik temsilcisidir. Dört büyük mezhep içinde, naslara (Kur'an ve Hz. Peygamber'in sünnetine) lafzi bağlılığı en uç noktada tutan ve insan aklının dindeki yorum alanını (re'y ve kıyas) en aza indiren mezheptir. İmam Ahmed bin Hanbel, dinin kurallarını belirlerken sırasıyla Kur'an'a, Sahih Hadislere, Sahabe fetvalarına ve Tabiin dönemi uygulamalarına bakar. Bu mezhebi diğerlerinden ayıran en sarsılmaz özellik şudur: İmam Ahmed, zayıf (ancak uydurma olmayan) bir hadisi dahi, fakihi akıl yürüterek ulaşacağı bir kıyasa veya şahsi bir içtihada kesinlikle tercih eder. O'na göre vahyin kokusunu taşıyan zayıf bir aktarım, en zeki insanın üreteceği hukuki fikirden daha üstündür. Akılcılığı savunan Mutezile mezhebine ve felsefi tartışmalara (Kelam ilmine) şiddetle karşı çıkmış, dinin felsefe ile değil teslimiyet ile anlaşılacağını savunmuştur. İbadetler (ritüeller) ve inanç esasları konusunda son derece katı ve tavizsiz görünmesine karşın, Hanbeli fıkhının şaşırtıcı bir tezat oluşturduğu alan 'Muamelat' (Ticaret ve Sözleşmeler Hukuku) alanıdır. Hanbeli mezhebi, 'Akitlerde Serbestlik' ilkesini benimseyerek, Kur'an ve Sünnet'te açıkça yasaklanmamış olan her türlü ticari sözleşmeyi, tarafların serbestçe koyabileceği her türlü şartı mubah (serbest) saymıştır. Bu liberal ticari yaklaşım, modern finans ve çağdaş İslam ekonomisi çalışmalarında Hanbeli fıkhını bugün bile en çok referans alınan ve en kullanışlı sistem haline getirmiştir.

Biyografiyi Oku

Karşılaştırmalı Mezhep Duaları

Aynı ibadetteki rahmet dolu farklılıklar.

Tahiyyat Duası

Tahiyyat duası, İslam fıkhında ve tasavvuf geleneğinde sıradan bir zikir değil, doğrudan 'Miraç' hadisesiyle temellendirilen, kul ile Yaratıcı ve O'nun Elçisi arasındaki en yüce diyaloğun sembolüdür. Rivayetlere göre Hz. Peygamber (s.a.v) Sidretü'l-Münteha'ya ulaştığında Yüce Allah'ı 'Et-tehiyyâtü lillâhi ve's-salevâtü ve't-tayyibât' (Her türlü hürmet, dua ve bütün iyilikler Allah'a mahsustur) diyerek selamlamıştır. Buna mukabil Yüce Allah, 'Es-selâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtüh' (Ey Nebi, selam, Allah'ın rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun) şeklinde mukabelede bulunmuştur. Hz. Peygamber ise bu ilahi selama ümmetini ve melekleri de katarak 'Es-selâmü aleynâ ve alâ ıbâdillâhi's-sâlihîn' (Selam bizim ve Allah'ın salih kullarının üzerine olsun) demiştir. Bu muazzam diyaloğa şahit olan Cebrail (a.s) ve diğer melekler ise Kelime-i Şehadet getirerek bu manevi tabloyu taçlandırmışlardır. Tüm fıkıh mezhepleri bu duanın namazların oturuşlarında (ka'de) okunmasının gerekliliği üzerinde icma etmiş (birleşmiş), ancak Hz. Peygamber'den sahabelere aktarılan farklı lafız rivayetlerinden dolayı mezhepler arasında kelime ve vurgu farklılıkları ortaya çıkmıştır.

Vitir Kunut Duası

'Kunut', sözlükte huşu ile boyun eğmek, susmak, ayakta durmak ve dua etmek manalarına gelir. Fıkhi bir terim olarak ise namazın rükuundan önce veya sonra, ayaktayken elleri kaldırarak (veya kaldırmayarak) Allah'a sığınma ve yakarış duası okumaktır. Vitir namazı, Hz. Peygamber'in ömrü boyunca asla terk etmediği, gecenin sonunu nurlandıran en kuvvetli ibadetlerden biridir. Vitir namazında Kunut okumak sahabe icmasıyla sabittir, ancak bu duanın yılın hangi döneminde okunacağı ve hangi rekatta yer alacağı hususunda mezhepler arası farklılıklar vardır.

Sabah Namazı Kunut Duası

Sabah namazında Kunut okunup okunmayacağı konusu, İslam hukuk tarihindeki en köklü akademik tartışmalardan biridir. Hz. Peygamber'in (s.a.v), Bi'r-i Maune faciasında 70 hafız sahabenin şehit edilmesi üzerine bir ay boyunca sabah namazlarında zalimlere beddua etmek için Kunut okuduğu sahih hadislerle sabittir. Ancak bir ayın sonunda Hz. Peygamber'in bu uygulamayı tamamen terk mi ettiği (Hanefi/Hanbeli), yoksa vefatına kadar ömür boyu devam mı ettiği (Şafii/Maliki) hususu mezhepler arası içtihat farkını doğurmuştur.

İftitah (Başlama) Duası: Sübhaneke ve Veccehtü

Namazda İftitah (Başlama) tekbirinden hemen sonra, Fatiha suresinden önce okunan duaya fıkıhta 'Sena' (Övgü) veya 'Teveccüh' adı verilir. Kulun, Yaratıcısının huzuruna çıktığı o ilk anda, doğrudan bir şeyler istemek yerine önce O'nun yüceliğini, kusursuzluğunu ve birliğini dile getirmesi, İslam'ın edep anlayışının en yüksek tecellisidir. Hz. Peygamber'in (s.a.v) namaza başlarken sessizce bir şeyler okuduğunu gören Ebu Hureyre (r.a) 'Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Elçisi, tekbir ile kıraat arasında ne okuyorsun?' diye sormuş, bunun üzerine İftitah duaları ümmete intikal etmiştir. Ancak Hz. Aişe, Hz. Ömer, Hz. Ali ve İbn Ömer gibi farklı sahabelerden gelen birbirinden bağımsız iftitah rivayetleri, mezheplerin bu konudaki tercihlerini belirlemiştir.

Rükû Tesbihatı

Rükû (eğilme), kulun Yaratıcısı karşısında acziyetini hissettiği ve fiziki olarak tevazu gösterdiği en önemli namaz rükünlerinden biridir. Kur'an-ı Kerim'de Vakıa Suresi'nin sonunda yer alan 'Fe sebbih bismi rabbikel azîm' (O halde Yüce Rabbinin adını tesbih et/yücelt) ayeti nazil olduğunda, Hz. Peygamber (s.a.v) sahabelerine 'Bunu rükûlarınızda yapınız' talimatını vermiştir. Bunun üzerine tüm İslam ümmeti rükûda bu ilahi emre uyarak 'Azîm' (Yüce/Ulu) ismini zikretmeyi ortak bir pratik haline getirmiştir. Ancak tesbihatın sayısı, farziyeti ve kelime eklemeleri mezheplerin hadis anlama usullerine göre farklılaşmıştır.

Secde Tesbihatı

Secde, İslam ibadet felsefesinde 'kulun Rabbine en yakın olduğu an' olarak tanımlanır. Kibrin zirvesi olan başın, kibrin en uzak noktası olan toprağa değdiği bu eşsiz manevi durağın tesbihatı da, Kur'an'ın doğrudan emriyle belirlenmiştir. A'lâ Suresi'nin ilk ayeti olan 'Sebbihısme rabbikel a'lâ' (Yüce Rabbinin adını tesbih et) ayeti nazil olduğunda, Hz. Peygamber (s.a.v) 'Bunu secdelerinizde yapınız' buyurmuştur. Rükûdaki 'Azîm' (Büyük) sıfatı yerini, secdede artık mekânın ve zamanın sınırlarını aşan bir övgüye, 'A'lâ' (En Yüce / Her Şeyden Üstün) sıfatına bırakır.

Namaz Sonrası Tesbihatı (Ayet-el Kürsi ve 33'lü Zikirler)

Namaz sonrası tesbihatın kökeni, İslam tarihinin en naif ve duygusal sosyolojik olaylarından birine dayanır. Muhacirlerin fakir olanları bir gün Hz. Peygamber'e (s.a.v) gelerek şunları söylediler: 'Ey Allah'ın Elçisi! Zengin kardeşlerimiz de bizim gibi namaz kılıyor, oruç tutuyorlar. Ancak onların malları var; sadaka veriyorlar, köle azat ediyorlar ve bizi sevapça geçiyorlar.' Bu masum hüznü gidermek isteyen Rahmet Elçisi, onlara şu muazzam müjdeyi verdi: 'Size öyle bir şey öğreteyim ki, onu yaptığınızda sizi geçenlere yetişirsiniz, sizden sonrakiler de size yetişemez. Her farz namazın ardında 33 defa Sübhanallah, 33 defa Elhamdülillah, 33 defa Allahu Ekber deyin ve yüzüncüde Kelime-i Tevhid okuyun. Bunu yapanın günahları deniz köpüğü kadar olsa affedilir.' Sahih-i Müslim'de geçen bu evrensel emir üzerine tüm İslam ümmeti bu tesbihatı baş tacı etmiş, metin ortak kalsa da cemaatle veya bireysel yapılma şekli mezheplerin fıkhî zevklerine göre şekillenmiştir.