İmam Malik bin Enes
"Maliki fıkıh usulünün ontolojik ve epistemolojik temeli, bütünüyle İslam'ın doğduğu ve şekillendiği şehir olan 'Medine' üzerine kuruludur. İmam Malik'in fıkıh anlayışındaki en sarsılmaz temel sütun 'Amel-i Ehl-i Medine' (Medine Halkının Uygulaması) kavramıdır. İmam Malik'e göre Medine, Hz. Peygamber'in 10 yıl boyunca hüküm sürdüğü, vahyin indiği ve on binlerce sahabenin yaşayıp defnedildiği canlı bir laboratuvardır. Dolayısıyla Medine halkının nesilden nesile görerek, yaşayarak ve tatbik ederek aktardığı ortak pratik (yaşayan sünnet), tek bir kişinin aktardığı yazılı hadislerden (haber-i ahad) çok daha sağlam ve güvenilirdir. Bu nedenle Maliki usulünde, Medine ehlinin ortak ameli; hukuki bir kaynak olarak kıyastan, şahsi içtihattan ve hatta tekil hadislerden üstün tutulmuştur. Maliki mezhebini diğer fıkıh ekollerinden ayıran ve ona muazzam bir sosyolojik esneklik kazandıran ikinci büyük unsur 'Maslahat-ı Mürsele' ilkesidir. Hakkında Kur'an'da veya Sünnet'te doğrudan bir nas (hüküm) bulunmayan tamamen yeni karşılaşılan meselelerde, dinin beş temel gayesini (canın, aklın, dinin, neslin ve malın korunması) merkeze alarak 'kamu yararına' göre hüküm çıkarma metodudur. Buna ek olarak 'Sedd-i Zeraî' (kötülüğe giden yolların baştan kapatılması) prensibini en aktif kullanan mezheptir. Örneğin, bir satış akdi görünüşte tamamen helal şartlar taşısa bile, eğer bu akit nihayetinde faize veya harama kapı aralayacak bir şüphe barındırıyorsa, Maliki fakihi o sözleşmeyi en başından iptal eder. Bu yönüyle Maliki fıkhı, şekilcilikten ziyade maksat ve niyeti sorgulayan, toplum ahlakını koruyucu bir kalkan vazifesi gören muazzam bir adalet teorisidir."
Tarihçe ve Yayılış
Maliki mezhebi, vahyin beşiği olan Medine'de, Mescid-i Nebevi'nin manevi atmosferinde doğmuş ve sistemleşmiştir. İmam Malik'in ünü İslam dünyasına yayıldıkça, dünyanın dört bir yanından hac vazifesi için Hicaz'a gelen âlimler ve talebeler onun ders halkalarına katılmış, öğrendikleri fıkhı kendi memleketlerine taşımışlardır. İlk başlarda Mısır'da kök salan mezhep, İmam Şafii'nin Mısır'a gelmesiyle orada bir miktar güç kaybetmiş, ancak asıl tarihi patlamasını Kuzey Afrika (Mağrip) ve Avrupa içlerinde, yani İspanya'da (Endülüs) gerçekleştirmiştir. Özellikle Endülüs Emevi Devleti'nin kurulmasıyla birlikte, Endülüslü talebelerin (örneğin Yahya bin Yahya el-Leysi) Medine'den getirdikleri Maliki fıkhı, devletin resmi ideolojisi ve hukuk sistemi haline gelmiştir. Yaklaşık sekiz asır boyunca Avrupa kıtasında uygulanan yegâne İslam fıkhı Maliki mezhebi olmuştur. Endülüs'ün yıkılmasının ardından bu ilmi birikim tamamen Kuzey Afrika'ya kaymıştır. Günümüzde Fas, Cezayir, Tunus, Libya ve Moritanya gibi Kuzey Afrika ülkelerinin tamamında tek hâkim ve resmi mezheptir. Ayrıca Sahra Altı Afrika'da (Sudan, Senegal, Mali, Nijer, Nijerya'nın bir kısmı) ve Körfez ülkelerinin bir bölümünde (Kuveyt, Bahreyn, BAE) milyonlarca Müslüman tarafından kesintisiz bir şekilde yaşatılmaktadır.
Destansı Biyografi
İslam ümmetinin gönlünde 'Darülhicre'nin İmamı' (Medine'nin İmamı) olarak taht kuran Malik bin Enes, Hicri 93 (Miladi 711) yılında Medine'de, ilimle yoğrulmuş Yemen asıllı köklü bir Arap ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Dedesi Malik, Hz. Ömer'in, Hz. Osman'ın ve Hz. Ayşe'nin rahleyi tedrisinden geçmiş büyük bir tabiindi. Böyle bir aile ortamında büyüyen İmam Malik, çocukluğundan itibaren kendini tamamen hadis ezberlemeye ve fıkıh öğrenmeye adadı. Nafi ve İbn Şihab ez-Zühri gibi dönemin en büyük Medineli hadis hafızlarının dizinin dibinde yetişerek genç yaşta muazzam bir ilmi birikime ulaştı.
İmam Malik'in hayatını şekillendiren en temel duygu, Hz. Peygamber'e ve onun şehri olan Medine'ye duyduğu aşk derecesindeki derin saygıdır. Hayatı boyunca hac farizası dışında Medine topraklarından adımını dışarı atmamıştır. Hastalandığında veya yaşlandığında dahi, "Resulullah'ın bastığı, onun mübarek bedenini saran bu topraklarda hayvan sırtında gezmekten haya ederim" diyerek Medine sokaklarında ata veya deveye binmeyi reddetmiştir. Elli yılı aşkın bir süre Mescid-i Nebevi'de, tam da Hz. Ömer'in adalet dağıttığı sütunun dibinde oturarak fetva vermiş ve ümmetin hukuki meselelerini çözmüştür.
İmam Malik'in ilmi dehasının en büyük anıtı, İslam tarihinde günümüze eksiksiz ulaşan en eski ve en muteber hadis-fıkıh kitabı olan 'El-Muvatta' (Üzerinde Uzlaşılan Yol) adlı eseridir. Kırk yıl süren titiz bir çalışmanın ürünü olan bu eser, on binlerce hadis içinden kılı kırk yararak seçilmiş rivayetlerden oluşur. O dönemin en güçlü siyasi figürü olan Abbasi Halifesi Ebu Cafer el-Mansur ve daha sonra Harun Reşid, devletin siyasi birliğini sağlamak amacıyla El-Muvatta'yı Kâbe'nin duvarına asıp tüm İslam İmparatorluğu'nun tek ve mecburi anayasası yapmayı teklif etmişlerdir. Ancak İmam Malik, o müthiş ilmi öngörüsü ve tevazusuyla, "Ey Müminlerin Emiri! Sahabeler dünyanın dört bir yanına, Irak'a, Şam'a, Mısır'a dağıldılar. Her belde kendi ilmi geleneğini ve örfünü oluşturdu. İnsanları tek bir içtihada zorlamak büyük bir fitne çıkarır" diyerek bu muazzam siyasi gücü elinin tersiyle itmiştir.
Onun meclisi tam bir vakar ve heybet meydanıydı. İmam Malik'in kapısına gelen biri günlük bir fıkıh meselesi soracaksa hemen çıkar cevap verirdi. Ancak gelen kişi "Sana Resulullah'ın hadisinden sormaya geldim" dediğinde, onu hemen içeri almazdı. Gider, boy abdesti alır, en güzel ve temiz elbiselerini giyer, sarığını sarar, en güzel kokularını sürünür, vakur bir şekilde özel kürsüsüne oturur ve ondan sonra hadis rivayet etmeye başlardı. Meclisinde asla yüksek sesle konuşulmasına, gereksiz tartışmalara ve laubaliliğe izin vermezdi. Harun Reşid oğullarına ders vermesi için onu sarayına çağırdığında, "İlim kimsenin ayağına gitmez, ilmin ayağına gelinir" diyerek halifeyi ve prensleri kendi mütevazı ders halkasına, diğer talebelerin arasına oturtacak kadar ilmin izzetini korumuştur.
Ancak İmam Malik'in bu tavizsiz duruşu, onun da bedel ödemesine neden oldu. Bir gün kendisine "Zorbalıkla ve baskı altında edilen boşanma yemini geçerli midir?" diye sorulduğunda "Geçerli değildir" fetvasını verdi. Bu fetva, zorla veya kılıç zoruyla alınan siyasi biatlerin de geçersiz olacağı şeklinde yorumlandı ve dönemin Abbasi Valisi Cafer bin Süleyman tarafından büyük bir isyan tehlikesi olarak görüldü. Fetvasından dönmesi istendiğinde taviz vermeyen İmam Malik, valinin emriyle Medine halkının gözü önünde kırbaçlandı ve kolları omuz hizasından çıkana kadar ağır işkence gördü. Ancak bu çile, onun halk nezdindeki manevi otoritesini ve sevgisini efsanevi boyutlara taşıdı. Hayatının son anına kadar ilim neşretmeye devam eden bu büyük abide, Hicri 179 (Miladi 795) yılında çok sevdiği Medine'sinde vefat etti ve vasiyeti üzerine sade bir törenle Cennetü'l-Baki kabristanına defnedildi.