Hanefi Mezhebi

İmam-ı Azam Ebu Hanife

"Hanefi fıkıh usulü, İslam hukuk tarihinde 'Ehl-i Re'y' (Akıl ve Görüş Okulu) olarak bilinen devasa bir metodolojinin zirvesidir. Mezhebin en temel özelliği, Kur'an ve Sünnet'in lafzi (zahiri) anlamlarına saplanıp kalmak yerine, bu ilahi metinlerin arkasındaki asıl gayeyi (makâsıd-ı şeriat) ve illetleri (hükmün konuluş gerekçelerini) derinlemesine araştırmasıdır. Ebu Hanife ve talebeleri, Irak'ın Kûfe şehri gibi kozmopolit, çok kültürlü ve karmaşık ticari ilişkilerin yaşandığı bir merkezde bulundukları için, sürekli yeni hukuki problemlerle karşılaşmışlardır. Bu problemleri çözerken nassın bulunmadığı durumlarda 'Kıyas' (benzeştirme) yöntemini son derece sistematik kurallara bağlamışlardır. Hanefiliğin en ayırt edici usul kavramlarından biri 'İstihsan'dır. İstihsan, kuralcı ve katı bir kıyasın adaletsizliğe veya pratik hayatta zorluğa yol açacağı durumlarda, fakihi daha esnek, adalete daha uygun ve toplumun maslahatını gözeten istisnai bir hüküm vermeye sevk eden muazzam bir hukuk felsefesidir. Ayrıca Hanefi mezhebi, İslam'ın temel prensiplerine aykırı olmayan yerel adetleri ve ticari gelenekleri 'Örf' başlığı altında hukukun geçerli bir kaynağı olarak kabul etmiştir. Bunun yanı sıra 'Farazî Fıkıh' (Ere'eyteciyyûn) metodunu geliştirerek, henüz yaşanmamış ancak yaşanması muhtemel hukuki senaryoları (diyelim ki şöyle oldu...) tartışmış ve İslam hukukunu donuk bir yapıdan çıkarıp her çağa uyum sağlayabilen evrensel ve proaktif bir hukuk sistemine dönüştürmüşlerdir."

Tarihçe ve Yayılış

Hanefi mezhebinin tarih sahnesine çıkışı, Emevi İmparatorluğu'nun son çalkantılı yılları ile Abbasi İmparatorluğu'nun kuruluş dönemine (8. yüzyılın ortalarına) denk gelir. İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin Kûfe'de başlattığı bu ilmi hareket, tek bir kişinin diktesiyle değil, kırk kişilik devasa bir âlimler şurasının istişaresiyle şekillenmiştir. Mezhebin asıl kurumsallaşması ve devletin resmi hukuku haline gelmesi ise Ebu Hanife'nin en büyük talebesi İmam Ebu Yusuf'un Abbasi Halifesi Harun Reşid döneminde 'Kadılkudat' (Başkadı) makamına getirilmesiyle olmuştur. Ebu Yusuf, tüm imparatorluk coğrafyasına Hanefi kadılar atayarak mezhebin yargıdaki mutlak hâkimiyetini sağlamıştır. Diğer büyük talebe İmam Muhammed eş-Şeybani ise 'Zâhirü'r-Rivâye' adı verilen altı devasa eseriyle mezhebin tüm içtihatlarını yazılı hale getirerek sistemleştirmiştir. Tarih boyunca Karahanlılar, Gazneliler, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Hindistan'daki Babür İmparatorluğu ve tam altı asır boyunca üç kıtaya hükmeden Osmanlı İmparatorluğu, Hanefi fıkhını devletin resmi anayasası ve yargı sistemi olarak benimsemiştir. Hatta Osmanlı döneminde hazırlanan ünlü 'Mecelle', Hanefi fıkhının muamelat (borçlar ve eşya) hukukunun modern kanun maddeleri şeklinde kodifiye edilmiş muazzam bir şaheseridir. Günümüzde Türkiye, Balkan ülkeleri (Bosna, Arnavutluk, Makedonya), Orta Asya Türk Cumhuriyetleri (Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan), Kafkaslar, Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Bangladeş başta olmak üzere, dünya üzerindeki Sünni Müslümanların yüzde ellisinden fazlası ibadet ve muamelatta Hanefi mezhebini takip etmektedir.

Destansı Biyografi

İslam dünyasının 'En Büyük İmamı' (İmam-ı Azam) olarak kalplere ve zihinlere kazınan Ebu Hanife, asıl adıyla Numan bin Sabit, Hicri 80 (Miladi 699) yılında Irak'ın Kûfe şehrinde dünyaya geldi. Ailesi aslen Fars (bazı tarihi kaynaklara göre Türk) kökenli, köklü, saygın ve oldukça varlıklı bir aileydi. Babası Sabit, Kûfe'nin en saygın ipek ve kumaş tüccarlarından biriydi. Ebu Hanife, gençlik yıllarının başlarında dönemin modası olan Kelam ilmiyle ilgilenmiş ve itikadi tartışmalara girerek sivrilmiştir. Ancak bir gün, basit bir fıkhi meselede kendisine yöneltilen soruya tatmin edici bir cevap verememesi, onun hayatında derin bir kırılma noktası yaratmış ve yönünü tamamen Fıkıh ilmine çevirmesine sebep olmuştur.

Onun asıl ilmi serüveni, dönemin efsanevi fakihi Hammad bin Ebu Süleyman'ın ders halkasına katılmasıyla başladı. Tam on sekiz yıl boyunca, hocasının vefatına kadar bu meclisten ayrılmadı. Ebu Hanife'yi tarihteki diğer pek çok âlimden ayıran en büyük dehası, ilim kulesine çekilmiş izole bir akademisyen olmamasıdır. O, Kûfe çarşısında kumaş ticareti yapan aktif bir tüccardı. İnsanların psikolojisini, ticari hileleri, sözleşmelerin doğasını ve piyasanın kurallarını bizzat sahadan öğrenmişti. Bu eşsiz tecrübe, onun verdiği fetvaların hayattan kopuk teorik metinler olmasını engellemiş, her zaman uygulanabilir, rasyonel ve insan fıtratına uygun hukuki çözümler üretmesini sağlamıştır. Ticari ahlakı öylesine destansıdır ki, ortağının kusurlu bir kumaşı müşteriye kusurunu söylemeden sattığını öğrenince, o dönem kazandığı on binlerce dirhemlik devasa gelirin tamamını tereddütsüz sadaka olarak dağıtmıştır.

Ebu Hanife'nin ders usulü de kendi çağı için bir devrim niteliğindeydi. O, kürsüye oturup talebelerine dikte ettiren bir hoca değil, kırk kişilik devasa bir beyin takımını (şura) yöneten bir moderatördü. Bir hukuki mesele ortaya atıldığında bazen günlerce, bazen haftalarca tartışılır, her talebe kendi görüşünü savunur ve ancak tüm ihtimaller tüketildikten sonra ortaya çıkan ortak ve sağlam hüküm kayda geçirilirdi. İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed eş-Şeybani ve İmam Züfer gibi her biri müstakil mezhep kuracak çapa sahip dehalar bu özgür ve diyalektik tartışma ortamında yetişmiştir.

Ancak Ebu Hanife'nin sarsılmaz adalet anlayışı ve ilmin onurunu koruma ideali, onu dönemin siyasi otoriteleriyle sürekli bir çatışma içine soktu. O, ilmin ve yargının bağımsızlığına inanıyor, zalim yöneticilerin elinde bir meşruiyet aracına dönüşmeyi reddediyordu. Önce Emevilerin Irak Valisi İbn Hübeyre'nin teklif ettiği mühürdarlık ve kadılık makamını kesin bir dille reddettiği için zindana atıldı ve her gün kırbaçlandı. Bu işkencelere rağmen "Bana Kûfe Mescidi'nin kapılarını saymayı teklif etse, yine yapmam" diyerek direndi ve Emevi zulmünden kaçarak Mekke'ye sığındı.

Emeviler yıkılıp Abbasiler kurulduğunda, ilim dünyası rahat bir nefes alacağını sanmıştı. Ancak Abbasi Halifesi Ebu Cafer el-Mansur, Ebu Hanife'nin toplum üzerindeki muazzam otoritesini kendi iktidarı için bir tehdit olarak gördü ve onu denetim altında tutmak için yeni kurulan başkent Bağdat'a Başkadı olması emrini verdi. Ebu Hanife, "Ben bu işe ehil değilim" diyerek reddettiğinde, Halife "Yalan söylüyorsun, ehilsin" diye kükredi. İmam-ı Azam'ın o muazzam zekasıyla verdiği cevap tarihe geçti: "Eğer yalan söylüyorsam, yalancıdan kadı olmaz; eğer doğru söylüyorsam, ehil değilim demektir." Bu boyun eğmez duruşu yüzünden ilerlemiş yaşına rağmen Bağdat'ta zindana atıldı. Ağır işkencelere, açlığa ve her gün vurulan kırbaçlara maruz kaldı. Nihayetinde, Hicri 150 (Miladi 767) yılında zindanda, bazı rivayetlere göre zehirlenerek, Rabbine kavuştu. Bağdat'ta kılınan cenaze namazına elli binden fazla insan katıldı ve izdihamdan dolayı namaz sabahtan ikindiye kadar altı kez tekrar kılındı. O, arkasında fıkhın temellerini ve zalime karşı ilmin haysiyetini bırakan ölümsüz bir abidedir.